OECD RAPORU: EĞİTİME YETERSİZ BÜTÇE, VELİYE AĞIR FATURA!

05 Ekim 2026

OECD “Bir Bakışta Eğitim 2026” raporu, Türkiye’de eğitimde başarı söylemleriyle örtülemeyecek bir gerçeği ortaya koymaktadır. Türkiye’de eğitim sistemini destekleyecek kamusal kaynaklar yetersiz kalmakta, eğitimin maliyeti ailelerin sırtına yüklenmekte, yetişmiş öğretmenler güvenceli istihdamdan, gençler ise geleceklerini kurabilecekleri olanaklardan mahrum bırakılmaktadır. Bu tabloyu yalnızca ekonomik güçlüklerle açıklamak mümkün değildir. Eğitime ne kadar kaynak ayrıldığı, öğretmenlerin hangi koşullarda çalıştırıldığı ve çocukların hangi eğitim olanaklarına erişebildiği, doğrudan siyasal tercihlerin sonucudur.


Çocukların eğitimine ayrılmayan kaynak, büyüyen eşitsizlik olarak geri dönmektedir!

Raporda yer alan 2023 verilerine göre, ilköğretimden yükseköğretime kadar öğrenci başına yapılan toplam eğitim harcaması Türkiye’de satın alma gücü paritesiyle 6.348 dolar iken OECD ortalaması 16.075 dolardır. Türkiye’de bir öğrencinin eğitimi için ayrılan kaynak, OECD ortalamasının sadece yüzde 39’u düzeyindedir.

Eğitim kurumlarına yapılan toplam harcamanın millî gelir içindeki payı Türkiye’de yüzde 3,6, OECD ortalamasında yüzde 4,7’dir. Kamu kaynaklarından yapılan eğitim harcamalarının millî gelire oranı ise Türkiye’de yüzde 3,0, OECD’de yüzde 3,9’dur.
Üstelik sorun yalnızca bugünkü kaynak yetersizliği değildir. Raporun ortaya koyduğu üzere, 2015–2022 döneminde öğrenci başına reel eğitim harcaması Türkiye’de yaklaşık yüzde 9 azalırken OECD ortalamasında yüzde 10,5 artmıştır. Aynı dönemde eğitimin toplam kamu harcamaları içindeki payı Türkiye’de yüzde 12,9’dan yüzde 10,6’ya gerilemiştir.

Bu veriler, eğitimin kamu kaynaklarının dağılımında geriye itildiğini göstermektedir. Okulların ihtiyaçlarını karşılamayan, eğitim harcamalarını velilerin katkılarıyla tamamlamaya çalışan bir anlayış, eğitim hakkını ailelerin ödeme gücüne bağımlı hale getirmektedir.

Devletin sorumluluğu velilerin cüzdanına devredilemez!


Raporda yer alan 2022 verilerine göre, ilk ve ortaöğretimin finansmanında kamu kaynaklarının payı Türkiye’de yüzde 83,6 iken OECD ortalaması yüzde 90,1’dir. Türkiye’de genel lise programlarındaki harcamaların yüzde 33’ü özel kaynaklardan karşılanmaktadır.


Eğitimin finansmanında özel kaynakların bu ölçüde ağırlık kazanması, ailelerin ekonomik durumları arasındaki farkın çocukların eğitim olanaklarına taşınması demektir. Nitelikli eğitim, parası olanın satın alabildiği bir ayrıcalığa dönüştürülemez.
Devlet okullarının yeterli bütçe, personel ve donanıma kavuşturulması kamusal bir yükümlülüktür. Velilerden katkı beklemek, okulları kendi kaynağını bulmaya zorlamak ve eğitim giderlerini ailelere yüklemek bu yükümlülüğün yerine getirilmesi değildir.
Eğitimde eşitsizlik daha okul kapısına gelmeden başlamaktadır!


Türkiye’de üç yaşındaki çocukların erken çocukluk eğitimine katılım oranı yüzde 15 iken OECD ortalaması yüzde 77’dir. Dört yaşta Türkiye’de oran yüzde 43, OECD ortalamasında yüzde 90’dır. Beş yaşta OECD ortalamasına ulaşılması, daha küçük yaşlardaki büyük erişim açığını ortadan kaldırmamaktadır.


Bu tablo, çocukların eğitim yaşamına aynı olanaklarla başlayamadığını göstermektedir. Erken çocukluk eğitiminin ailelerin gelirine ve yaşadıkları yerdeki kurum olanaklarına bağlı kalması, toplumsal eşitsizlikleri daha yaşamın ilk yıllarında derinleştirmektedir.
Okul öncesi eğitim kamusal, ücretsiz, bilimsel ve laik olarak yaygınlaştırılmalıdır. Katılım oranlarını yükseltmek kadar, çocukların hangi kurumlarda ve hangi pedagojik koşullarda eğitim aldıkları da önemlidir. Çocukların eğitim hakkı, yalnızca bir kuruma kayıtlı görünmeleriyle karşılanmış sayılamaz.


Öğretmen sorununun kaynağı, yetişmiş insan gücünün güvencesizliğe mahkûm edilmesidir!


Rapora yer alan göstergelere göre Türkiye’de ilk ve ortaöğretimde görev yapan öğretmenlerin yüzde 98,2’si ulusal ölçütler bakımından tam yeterli öğretmen statüsündedir. OECD ortalaması yüzde 90,9’dur.


Bu gösterge öğretimin bütün boyutlarını ölçmese de öğretmen politikalarını, öğretmenlerin yeterli olmadığı yönündeki genellemeler üzerine kurmanın dayanaksızlığını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin yetişmiş öğretmen birikimini değerlendirecek planlı, yeterli ve güvenceli bir istihdam politikasına ihtiyacı vardır.


Diğer yandan, karşılaştırılabilir açık pozisyon göstergesinde Türkiye için bildirilen yüzde sıfırlık oran, her okulda ve her branşta öğretmen ihtiyacının karşılandığı anlamına gelmemektedir. Ücretli öğretmenlik uygulaması sürerken bu oranı “öğretmen açığı yok” biçiminde sunmak, okulların gerçek ihtiyacını görünmez kılmaktadır.


Millî Eğitim Bakanlığına soruyoruz: Öğretmen ihtiyacı hangi ölçütlerle belirlenmektedir? Ücretli öğretmenlerle karşılanan dersler bu hesaplamaya nasıl dâhil edilmektedir? İl, ilçe, okul ve branş düzeyindeki ihtiyaçlar neden bütünlüklü ve denetlenebilir biçimde kamuoyuna açıklanmamaktadır?


Öğretmen ihtiyacı kadrolu atamalarla karşılanmalı, ücretli ve sözleşmeli istihdamla sürdürülen güvencesizliğe son verilmelidir. Atama süreçlerinde nesnel ölçütler esas alınmalı, mülakat kaldırılmalıdır. Öğretmen yetiştirmede üniversitelerin bilimsel birikimi korunmalı, yetişmiş öğretmenlerin istihdamını geciktiren yeni bir eleme mekanizması olarak kurulan Millî Eğitim Akademisi kapatılmalıdır.


Öğretmenlerin ekonomik ve özlük hakları güçlendirilmeli, deneyim ve kıdemlerinin karşılığı ücretlerine yansıtılmalıdır. Öğretmen emeği yalnızca sınıfta geçirilen ders saati üzerinden değerlendirilemez. Hazırlık, ölçme ve değerlendirme, öğrenci takibi, veli görüşmeleri ve idari görevler mesleğin ayrılmaz parçalarıdır.


Gençlerin eğitim ve istihdam dışında kalması, geleceğe ilişkin ağır bir uyarıdır!


Türkiye’de 18–24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 30,9’u ne eğitimde ne de istihdamdadır. OECD ortalaması yüzde 14,1’dir. Türkiye’de 25–29 yaş grubunda bu oran yüzde 33,4’e ulaşmaktadır.


Genç kadınlarda durum daha ağırdır. Veriler 18–24 yaş grubundaki kadınların yüzde 43’ü eğitim ve istihdam dışında olduğunu ortaya koymaktadır.


Bu tablo, gençlerin bireysel yetersizliğiyle açıklanamaz. Eğitim, istihdam ve sosyal politika alanlarında kamusal sorumluluğun birlikte ele alınmasını gerektirir. Özellikle kadınların eğitimde kazandıkları nitelikleri çalışma yaşamına taşıyabilmeleri için kamusal bakım hizmetleri yaygınlaştırılmalı, ayrımcılıkla mücadele edilmeli ve güvenceli istihdam olanakları artırılmalıdır.


Eğitimin değerini yalnızca işgücü piyasasının taleplerine indirgeyen yaklaşımı reddediyoruz. Eğitim, bireyin kendisini geliştirmesinin, bilimsel düşüncenin, toplumsal katılımın ve özgürleşmenin temelidir. Bununla birlikte, eğitimli gençlere niteliklerine uygun çalışma olanakları sağlayamayan bir düzenin sorumluluğu da gençlerin omuzlarına yüklenemez.


Türkiye’nin ihtiyacı zorunlu eğitimi kısaltmak değil, eğitim hakkını güçlendirmektir!


Türkiye’de 25–64 yaş grubundaki nüfusun yüzde 48,2’si lise düzeyinin altında eğitime sahiptir. OECD ortalaması yüzde 17,9’dur. Böylesine büyük bir eğitim açığı karşısında zorunlu eğitimin süresini azaltmaya yönelmek, tarihsel birikimi geriye götürmek anlamına gelecektir.


Çocukları eğitim sisteminden daha erken çıkarmaya, işgücü piyasasına daha erken yönlendirmeye dayanan politikalar çözüm değildir. Gençlerin eğitim ve istihdam dışında kalmasına verilecek yanıt, çocukların eğitim süresini azaltmak ve onları ucuz işgücüne dönüştürmek olamaz.


MESEM uygulamasına derhal son verilmeli, bütün örgün mesleki eğitim uygulamalarında çocukların eğitim hakkı, sağlığı ve güvenliği esas alınmalıdır. Mesleki eğitim, çocuk işçiliğinin meşrulaştırıldığı bir alana dönüştürülemez.


Eğitim-İş olarak taleplerimiz açıktır:
•⁠  ⁠Eğitime ayrılan kamusal kaynak artırılmalı; devlet okullarının bütçe, personel, altyapı ve donanım ihtiyaçları doğrudan kamu tarafından karşılanmalıdır.
•⁠  ⁠Okul öncesi eğitim zorunlu, ücretsiz, bilimsel ve laik olmalı ve her çocuğa ulaşmalıdır.
•⁠  ⁠Zorunlu eğitim korunmalı ve güçlendirilmeli, hiçbir çocuk ekonomik nedenlerle eğitimden kopmamalıdır.
•⁠  ⁠Öğretmen ihtiyacı yeterli sayıda kadrolu atamayla karşılanmalı; eğitim emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük hakları iyileştirilmelidir.
•⁠  ⁠Öğretmen ihtiyacına ve istihdamına ilişkin veriler okul ve branş düzeyinde şeffaf biçimde açıklanmalıdır.
•⁠  ⁠Öğrencilerin ücretsiz yemek, temiz su, ulaşım ve barınma gereksinimleri kamusal sorumlulukla karşılanmalıdır.
•⁠  ⁠Üniversitelerde büyüme; yeterli akademik kadro, araştırma kaynağı ve öğrenci desteğiyle birlikte planlanmalıdır.
•⁠  ⁠Gençlerin ve kadınların güvenceli istihdama katılımını destekleyen kamusal politikalar uygulanmalıdır.


Çocukların eğitim hakkını bütçe tasarrufuna, öğretmenlerin geleceğini güvencesizliğe, gençlerin yaşamını piyasanın insafına bırakan anlayış kabul edilemez.


Eğitim bir maliyet kalemi değil, kamusal bir haktır. Bütçe tercihleri bu hakkı güvence altına almak zorundadır.


Eğitim-İş olarak herkes için parasız, bilimsel, laik ve nitelikli eğitim; bütün eğitim emekçileri için güvenceli çalışma ve insanca yaşam mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz.

 

Raporu incelemek için tıklayınız