MEB VE TBMM’YE ÇAĞRIMIZDIR: FATMA NUR ÇELİK ÖĞRETMENİMİZİN ADI OKULUNA VERiLMELi, ÖĞRETMENİMİZ ŞEHiT STATÜSÜNDE SAYILMALIDIR!
FATMA NUR ÇELİK ÖĞRETMENİMİZİ KONYA’DA UĞURLADIK
İŞ BIRAKMA EYLEMİMİZİN İKİNCİ GÜNÜNDE DE ALANLARDAYDIK!
“3 MART DEVRİM YASALARI: CUMHURİYETİN EĞİTİM DEVRİMİ” PANELİMİZİ GERÇEKLEŞTİRDİK
ÖĞRETMENİMİZ FATMA NUR ÇELİK İÇİN 81 iLDE iŞ BIRAKTIK!
04 Mart 2026
Eğitim-İş olarak Devrim Yasaları’nın 102. yıl dönümünde, “3 Mart Devrim Yasaları: Cumhuriyetin Eğitim Devrimi” adlı panelimizi Ankara’da gerçekleştirdik.
Etkinliğimiz; Genel Başkanımız Kadem Özbay, Genel Sekreterimiz Seher Ergin ve Türkiye Barolar Birliği Av. Erinç Sağkan’ın açılış konuşmalarıyla başladı.
Genel Başkanımız Kadem Özbay’ın konuşması şöyle:
“Ortadoğu bugün bir kez daha emperyalizmin kanlı saldırganlığının, işgalci politikalarının ve güç zorbalığının hedefi haline getirilmiştir. Katil ABD’nin, haydut İsrail’in saldırıları sivilleri, yaşam alanlarını ve çocukları hedef alırken; İran yönetiminin halktan kopuk ve baskıcı anlayışı da bu yıkımın zeminini büyütmektedir. Okulların vurulduğu, çocukların öldüğü bir yerde hiçbir gerekçe meşru değildir. Bu açık bir insanlık suçudur.
Trump’ın saldırgan politikaları, Netanyahu’nun katliamcı yaklaşımı ve Hamaney’in baskıcı yönetim anlayışı aynı zihniyetin farklı yüzleridir. Bu yaşananlar halkların değil; iktidarlarını savaş ve baskı üzerinden güçlendirmeye çalışanların çatışmasıdır. Bu kötülerin savaşıdır.
Sizin kurduğunuz düzenin bedelini masum insanlar ödüyor.
Epstein skandalı gibi karanlık ilişkilerle anılan güç odaklarının dünyaya demokrasi dersi vermeye kalkması ne kadar inandırıcıysa; katilden, işgalciden, sivilleri hedef alanlardan “dostum” diye söz edilmesi de o kadar ibret vericidir.
Kimin kime “dostum” dediği tarihe kalır; katilden dost olmayacağı ise insanlığın vicdanına.
Venezuela’dan Grönland’a, İran’dan Ortadoğu’nun tamamına uzanan müdahaleci zihniyet yalnızca topraklara değil halkların onuruna yönelmiş bir tahakkümdür. İran halkının onuru da bu saldırılarla hedef alınmaktadır.
Ancak gerçekleri bütünlüklü görmek gerekir. İran’da özgürlükleri sınırlayan, toplumu baskı altında tutan ve halkın iradesini denetim altına alan yönetim anlayışı da ülkeyi kırılgan hale getirmiştir. Emperyalist saldırganlık da baskıcı yönetimler de insanlığın ortak sorunudur.
Sivilleri, yaşam alanlarını, okulları ve çocukları hedef almak savaş değil barbarlıktır. Hiçbir güç hesabı masum insanların yaşamından daha değerli değildir.
Biz; hakların, halk egemenliğinin, demokrasinin ve Cumhuriyet değerlerinin tarafındayız.
Emperyalizm de diktatörlük de insanlığın düşmanıdır.
Yurtta barış, dünyada barış!
3 Mart 1924…
Bu tarih;
Cumhuriyet’in yalnızca takvim yaprağı değil; devletin yönünü, toplumun ufkunu ve eğitimimizin istikametini belirleyen bir eşik… 3 Mart 1924’te kabul edilen Devrim Yasaları, halk egemenliğinin, yurttaşlığın ve kamusal aklın kurulmasıydı.
Bu ülkenin Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti’ni “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif eder.
Aynı Anayasa, laikliğin gereği olarak “kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağını” açıkça söyler.
Ve daha da önemlisi: Devrim Yasaları, Anayasa’nın 174. maddesiyle laiklik niteliğini koruma amacı üzerinden özel koruma altına alınmıştır; bu maddede 3 Mart 1924 tarihli 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu doğrudan sayılır.
Bu hatırlatma, geçmişi anmak için değil; bugünü anlamak ve yarını savunmak içindir.
3 Mart’ın üç ana hamlesi neydi?
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birlik sağlanmış; cemaat-tarikat yapılarının, yabancı ve misyoner okulların yarattığı parçalı yapı ortadan kaldırılarak eğitim devletin sorumluluğuna verilmiş, akıl ve bilim rehber kılınmıştır.
Halifeliğin Kaldırılması ile siyasal otoritenin kaynağı tartışmasız biçimde halkın iradesi olmuştur.
Şer'iye ve Evkaf Vekaletinin Kaldırılması ile hukuk sistemi çağdaşlaşma yoluna girmiştir.
Bu üç hamle, aynı büyük cümlenin parçalarıydı: Devletin meşruiyeti dinî otoriteden değil, yurttaşın iradesinden doğar. Eğitim ise bu yurttaşlığın ortak dili ve ortak aklıdır.
Laiklik Neyi Korur?
Laiklik, bir “inançsızlık dayatması” değil; inanç özgürlüğünün devlet gücüyle rehin alınmasını engelleyen sigortadır. İnananı da korur, inanmayanı da. Sünni’yi de korur, Alevi’yi de. Dindarı da korur, ateisti de. Çünkü laiklik şunu söyler: Devlet, yurttaşın vicdanına hakem olamaz; vicdana amir olamaz.
Anayasa’nın 24. maddesi bunu çok çıplak bir dille ifade eder:
“Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya… zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”
Eğitim alanında laiklik, bu yüzden hayati bir çizgidir. Çünkü okul, bir çocuğun yalnız matematik öğrendiği yer değildir; okul, bir çocuğun yurttaşlık fikrini ilk kez teneffüs ettiği yerdir. Devlet, okul üzerinden bir inancı “norm”, diğerini “sapma” gibi kurmaya başladığında, artık mesele pedagojik değildir; mesele anayasal rejim meselesidir.
Bugün Nereye Gidiyoruz?
Şimdi kendimize şunu sormak zorundayız:
Eğer 3 Mart, eğitimde birlik ve kamusal akıl demekse…
Eğer laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığı demekse…
Eğer okul, her çocuğun yurttaş olarak nefes aldığı yer olmak zorundaysa…
Bugün okullarımızda, eğitim politikalarında, kamusal dilde nereye gidiyoruz?
MEB, Diyanet, tarikat ve cemaat işbirliğiyle eğitim fiili işgal altındadır.
Bu tablo yalnızca laiklik ilkesinin yok edilmesi meselesi değildir; aynı zamanda çocukların eğitim hakkının daralması meselesidir.
Bugün zorunlu eğitim çağında olması gerekirken okul dışında kalan çocuk sayısı 611.612’dir. Bu rakam, yalnızca istatistik değil; kamusal eğitim hakkının yok edilmesidir.
Bir yanda yüzbinlerce çocuk eğitim hakkından mahrum kalırken; diğer yanda çocuk işçiliği gerçeği büyümektedir. Çalıştırılan çocuklar, eğitimle bağları zayıflayan ya da tamamen kopan bir kuşağın habercisidir. Öğretimde birlik zedelenirken, sosyal eşitsizlikler daha da derinleşmektedir.
Karma eğitimin fiilen ortadan kalktığı okullarda kız ve erkek öğrencilerin merdivenleri dahi ayrılmaktadır. Oysa karma eğitim, yalnızca pedagojik bir tercih değil; yurttaşlık ilkesinin okul içindeki ifadesidir.
Diyanet’in eğitim alanındaki rolünün giderek genişlemesi, ÇEDES benzeri projelerle öğrencilerin ve öğretmenlerin dini içerikli etkinliklere yönlendirilmesi; “gönüllülük” söylemine rağmen fiili bir norm oluşturma riskini büyütmektedir. Okul, herhangi bir inanç pratiğinin kurumsal sahası haline getirildiğinde, tarafsızlık ilkesi ortadan kalkar.
Başta gerici müfredat eliyle pozitif bilim derslerinin sayısı ve dozu düşürülmüş; sorgulayan, akılcı yurttaşlar yerine biat eden bir tebaa düşleyen yöneticiler eliyle çocuklara neden-sonuç ilişkisi kurmayı öğretemeyen bir sistem inşa edilmiştir. Piyasalaşma baskısı altında şükür, kader ve itaat pedagojisine dayanan bir eğitim sistemiyle karşı karşıyayız. Laik ve nitelikli eğitim, ancak satın alma gücü olanların ulaşabildiği bir ayrıcalık haline gelmiştir.
Öte yandan imam hatip okullarının sayısının sürekli artırılması, bazı bölgelerde genel lise seçeneklerinin daraltılması ve kamu kaynaklarının belirli okul türleri lehine yoğunlaştırılması; öğrenciler arasında dolaylı bir yönlendirme ve ayrışma üretmektedir. Eğitim politikası, herhangi bir okul türünü ayrıcalıklı kılma değil; her çocuğa eşit ve nitelikli seçenek sunma sorumluluğudur.
Öğretim birliğinin aşınması, tarihsel olarak bu ülkeye ağır bedeller ödetmiştir. Osmanlı’nın son döneminde farklı referanslara göre şekillenen çok başlı eğitim yapısı, ortak bir yurttaşlık bilincinin oluşmasını zorlaştırmıştı.
3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu tam da bu dağınıklığı ortadan kaldırmak için çıkarılmıştı. Öğretim birliği yalnızca hukuki bir ilke değil; toplumsal bütünlüğün güvencesidir. Farklı düşüncelere açık, eleştirel aklı güçlü, bilimsel yöntemi benimsemiş bireyler yetiştirmek; bir ülkenin ilerlemesi için şarttır. Aksi halde eğitim, ortak akıl üretmek yerine ideolojik aidiyet üretme aracına dönüşür.
Mesele şudur:
O dilinizden düşürmediğiniz “Değer” dediğiniz şey, toplumdaki farklılıkları eşitleyen bir etik zemine mi dayanıyor; yoksa tek bir dini kalıbı “makbul insan” standardına mı çeviriyor?
Çünkü okulda “makbul” olanın ölçüsü değişirse, sınıfta sessiz bir hiyerarşi kurulur:
Kim daha “uygun”, kim daha “dışarıda”…
Kim “bizden”, kim “öteki”…
İşte laiklik, tam da bu sessiz hiyerarşiyi engellemek için vardır.
Gelelim son günlerin en önemli başlığına: Okullara gönderilen “Maarifin Kalbinde Ramazan” genelgesi.
Burada kritik soru şudur:
Devletin görevi, belli bir ibadet ayı için okullarda “kurumsal atmosfer” üretmek midir?
Yoksa devletin görevi, her çocuğun inancına/inançsızlığına bakmadan eşit ve güvenli bir eğitim iklimi sağlamak mıdır?
“Gönüllülük” kelimesi, kağıt üzerinde rahatlatıcıdır. Ancak okulda “gönüllülük”, çoğu zaman “çoğunluğun normu” demektir.
Bir öğrenci düşünün: Ailesi farklı bir inançtan. Ya da inançsız. Ya da evinde ramazan yaşamayan bir kültürel hatta. O çocuk, sınıfta etkinliğe katılmadığında, “gönüllü” olmadığı için mi dışarıda kalacak; yoksa dışarıda bırakıldığı için mi “gönüllü” olamayacak?
Daha açık söyleyelim: Okulda dini ritüel eksenli bir iklim üretmek, niyet ne olursa olsun, öğrencilerin fişlenmesi, ayrışması, etiketlenmesi riskini büyütür. Bu risk, Anayasa’nın 24. maddesindeki “kimse ibadete zorlanamaz” güvencesinin ruhuna da aykırıdır.
Bizim itirazımız “ramazana” değil; devletin okul üzerinden tek bir din anlayışını kamusal norm haline getirilmesine. Laiklik tam da bunun için vardır: Devlet, yurttaşın inancını yönetmez; yurttaşın inancı devletin yönetme aracına dönüşemez.
Laiklik Olmadan Ne Olur?
Laiklik çözüldüğünde;
- Eğitim, bilimsel bir ortak dil olmaktan çıkar; ideolojik sadakat testine döner.
- Kadınların ve kız çocuklarının eğitim hakkı, “kültürel norm” baskısıyla daralır.
- Farklı inanç grupları “tolerans”a muhtaç azınlık muamelesi görür; oysa yurttaşlık tolerans değil hak ister.
- Toplumsal barış, çoğulculukla değil “tek tip”le sağlanmaya çalışılır; bu da barış değil, bastırma üretir.
Laiklik, bu ülkenin geleceğe açılan kapısıdır. Bir ülke ya bilimin, kamusal aklın, eleştirinin, yurttaşlığın yolunu büyütür… ya da çocukları daha küçük yaşta “aitlik kutuları”na yerleştirir.
Bugün 3 Mart’ta, çağrımız nettir:
- Okul, ibadetin kurumsal mekanı değildir. Okul, her çocuğun yurttaş olarak var olacağı kamusal alandır.
- Eğitim politikaları, Anayasa’nın laiklik ilkesine ve 24. maddesindeki özgürlük güvencelerine uygun olmak zorundadır.
- Devrim Yasaları, Anayasa’nın koruduğu kurucu zemindir. Tevhid-i Tedrisat başta olmak üzere bu zemin, laik eğitim hakkının güvencesidir.
- “Ramazan genelgesi” gibi uygulamalar, gerçek hayatta yaratacağı ayrımcılık riskleri nedeniyle geri çekilmeli; okul yönetimlerine, öğretmenlere ve öğrencilere dönük dolaylı baskı alanları kapatılmalıdır.
Tam da bu soruları sorduğumuz günlerde, İstanbul Çekmeköy’de bulunan Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki Teknik Anadolu Lisesi’nde yaşanan bıçaklı saldırı, eğitim sisteminin yalnızca ideolojik değil aynı zamanda güvenlik bakımından da çözüldüğünü acı biçimde göstermiştir.
Bir öğrencinin okul içinde katlar arasında dolaşarak öğretmenleri ve bir öğrenciyi hedef alabilmesi; okulların nasıl korumasız bırakıldığının somut göstergesidir. Bu olay münferit değildir. Son yıllarda eğitim kurumlarında artan şiddet vakaları, yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla açıklanamaz.
Okul; çocuğun kendini güvende hissettiği, öğretmenin mesleğini onurla icra ettiği kamusal alandır. Eğer bir ülkede öğretmenler görev yaptıkları yerde hayatını kaybediyor, öğrenciler sınıflarında şiddetle karşı karşıya kalıyorsa, orada yalnız pedagojik değil yönetsel bir kriz vardır.
Eğitim politikalarını ideolojik yönlendirmelere ayıran, liyakati zayıflatan ve kamusal aklı geri plana iten anlayış; aynı zamanda okulların güvenliğini de ihmal etmektedir. Güvenlik zafiyeti ile laiklik ilkesinin aşınması birbirinden kopuk değildir. Çünkü kamusal aklın zayıfladığı yerde denetim de zayıflar; liyakat gerilediğinde sorumluluk kültürü de çöker. Okul önce güvenli olacak; sonra özgür, bilimsel ve eşitlikçi olacaktır.
Laiklik, bu ülkenin vicdanına vurulan bir mühür değil; vicdanın özgür kalmasının şartıdır. Laiklik, bir kesimin yaşam tarzı değil; herkesin yaşam hakkıdır.
3 Mart, bize şunu hatırlatıyor:
Bu ülke, eğitimde birliği ve kamusal aklı hedeflediğinde ilerledi.
Bugün de ilerlemek istiyorsak, çocuklarımızı karanlığa değil; bilime, eşitliğe, özgürlüğe emanet etmek zorundayız.
Yaşasın laik, bilimsel, kamusal eğitim.
Yaşasın 3 Mart’ın devrimci mirası.
Yaşasın Cumhuriyet!”
Sonrasında TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan konuştu. Okulda öğretmenden sokaktaki çocuklara, hekimlerden avukatlara kadar Türkiye'nin ciddi bir şiddet sarmalında olduğunu belirten Sağkan, eğitim politikalarının 3 Mart Devrim Yasalarına göre oluşturulmasının zorunlu olduğunu söyledi.
'Laiklik tarafsızlıktır'
Sağkan sözlerini şöyle sürdürdü:
"Cumhuriyet gemisi düzgün ilerleyecekse Devrim Yasalarından bir milim sapmamalı. Bu kanunlar devletin laik, hukuk temelli ve akla dayalı bir yapıda olmasının omurgasını oluşturur. Laiklik devletin inançlar karşısında tarafsız kalmasıdır. Bilimsel ve laik eğitim olmadan bağımsız yargıdan söz etmek zorlaşıyor. Devrim Kanunları iradesi bugün yol göstericimizdir. Cumhuriyet her gün yeniden kurulan bir hukuk düzenidir."
Açılış konuşmalarının ardından panelimiz üç oturum olarak devam etti.
“3 Mart Devrim Yasaları, Karma Eğitim ve Kadın Hakları” başlıklı birinci oturumumuzda ÇYDD Genel Başkanı Ayşe Yüksel, 29 Ekim Kadınları Derneği Genel Başkanı Şenal Sarıhan, Prof. Dr. Zana Ayşe Çıtak Aytürk ve Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Genel Başkanı Meral Güler sunumlarını gerçekleştirdi.
“Cumhuriyetin Aydınlanma Mirası, Laiklik ve Bilimsel Eğitim” adlı ikinci oturumumuz; Gazeteci-Yazar Zülal Kalkandelen, ADD Genel Başkanı Mustafa Hüsnü Bozkurt, Gazeteci-Yazar Orhan Bursalı ve Gazeteci-Yazar Figen Atalay’ın sunumlarıyla tamamlandı.
“Laik ve Kamusal Eğitim” başlıklı üçüncü ve son oturumumuzda ise Doç. Dr. Haydar Seçkin Çelik, Gazeteci-Yazar Mustafa Balbay, Gazeteci-Yazar Mustafa Mert Bildircin ve Prof. Dr. Ahmet Yıldız’ın sunumlarıyla panelimiz sona erdi.
Panelimize katılan tüm konuşmacılara, şube başkanlarımıza, yöneticilerimize, üyelerimize ve basın emekçilerine teşekkür ederiz.
Eğitim-İş olarak; Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde, 3 Mart Devrim Yasaları’ndandevraldığımız meşaleyi, laik ve bilimsel eğitim mücadelemizle aydınlık yarınlara taşımaya devam edeceğiz.