HALK EĞİTİMİ MERKEZLERİ TÜGVA’NIN ARKA BAHÇESİ OLAMAZ!

26 Ocak 2026

Siyasi iktidar, eğitim sistemini ideolojik hedefleri doğrultusunda dizayn etme çabasını, MEB ile kendine yakın vakıf ve dernekler arasındaki protokoller aracılığıyla sürdürmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın TÜGVA (Türkiye Gençlik Vakfı) ile kurduğu ilişki; klasik bir “devlet – sivil toplum kuruluşu” ilişkisinin çok ötesine geçmiş; doğrudan eğitimi siyasallaştıran bir yapıya bürünmüştür. Bakanlık, bu yapıları ısrarla “STK” olarak tanımlasa da sahadaki uygulamalar söz konusu vakfın adeta bir “gölge bakanlık” gibi hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

İlişkinin temeli, MEB Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile TÜGVA arasında 2019yılında imzalanan protokole dayanmaktadır. “İstihdam” ve “meslek edindirme” kılıfıyla meşrulaştırılmaya çalışılan protokolün süresi 2025 itibariyle dolacaktır. Ancak 2020’de yeni bir protokol yapılmış, kapsamı ve süresi genişletilmiştir. Yeni protokolde “istihdam” ve “meslek edindirme” maskeleri çıkarılmış; yerini “Değerler Eğitimi” ve “Medeniyet” gibi ideolojik kavramlar almıştır. İl/İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine, Bakanlığa ait bina, salon ve derslikleri TÜGVA’nın kullanımına tahsis etme yükümlülüğü getirilmiştir. İlk protokoldeki proje bazlı süre sınırı bu anlaşmada uygulanmamış; 5 yıllık sözleşmenin son 6 ayında taraflar itiraz etmezse otomatik olarak 5 yıl daha uzayacağı hükme bağlanarak TÜGVA’nın eğitim kurumlarındaki varlığı kalıcı hale getirilmiştir.

 

Asli amacı örgün eğitimin dışında kalmış dar gelirli vatandaşların, kadınların, engellilerin ve gençlerin ücretsiz olarak kamusal eğitimle buluşmasını sağlamak olan Halk Eğitimi Merkezleri’nin hareket alanı; Mayıs 2024’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Tasarruf Tedbirleri Genelgesi” kapsamında daraltılmış, açılacak kurslara yönelik ders saati kotaları getirilmiştir.

 

Geçtiğimiz yıllarda Halk Eğitimi Merkezleri’nde yıllık ortalama 128 bin saat olan ders kapasitesi, son iki yılda ortalama 13 bin–18 bin saate kadar düşürülmüştür. Bu kısıtlamalar nedeniyle, halkımızın ilgi gösterdiği kurslar son bulmuş, Halk Eğitimi Merkezleri’nin omurgasını oluşturan “usta öğreticiler” ders saatlerinin kısılması veya tamamen kaldırılması nedeniyle işsiz bırakılmıştır.

 

Elde ettiğimiz veriler ve üyelerimizden gelen bilgilere göre; Halk Eğitimi Merkezleri’ne yıllık ortalama 13-18 bin saat ders süresi tanımlanmış; bu sürenin yarısından çoğu doğrudan TÜGVA tarafından kullanılmıştır. Bir ildeki eğitim kapasitesinin yarısının tek bir vakfa ayrılması; Bakanlığın, önceliği halkın eğitim ihtiyacına değil, siyasi iktidarın organik vakıflarına verdiğini göstermektedir.

 

Ortalama 13-18 bin saate düşen kotalar göz önüne alındığında, tek başına bin saati bulan hafızlık kurslarından yalnızca 15 sınıf açılması dahi o ildeki tüm yıllık kotayı tek başına tüketmektedir.

 

Henüz birkaç gün önce Van İpekyolu Halk Eğitimi Merkezi’nde TÜGVA’nın açacağı “Hünerhane” adlı kursta eğitici olmak isteyenlerden kişi başı 1.000₺ bağış istenmesi basına yansımıştır. Ancak bu dayatmanın yalnızca Van ile sınırlı olmadığı açıktır. TÜGVA; kamuya ait okulların ve eğitim kurumlarının altyapılarını kullandığı etkinliklerinde; MEB’in yetki ve sorumluluklarını fiilen devralmakta, kamusal eğitimi siyasi iktidarın arka bahçesi haline getirmektedir. Üstelik Halk Eğitimi Merkezi yöneticilerinden de kamu görevlisi olarak üstlendikleri görevlerinin yanı sıra TÜGVA’nın iş ve işlemlerini yapmaları istenmektedir. Öğretmenler, kurum yöneticileri TÜGVA memuru değildir.

 

Halkımızın kamusal eğitim hakkı tasarruf adı altında gasp edilirken, geriye kalan yıllık ders saatlerinin büyük çoğunluğu TÜGVA iş birliği ile açılan kurslara ayrılmaktadır. MEB ile iktidara yakın vakıflar arasındaki “bitmek bilmeyen protokoller” açıkça göstermektedir ki;siyasi iktidar eğitimi kamusal bir hizmet olmaktan çıkararak siyasallaştırmaya çalışmaktadır.  Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “sizin tarikat ve cemaat dediğiniz, bizim STK dediğimiz yapılarla protokol yapmaya devam edeceğiz” sözleri, bu durumun en somut kanıtıdır.

 

Okullarda yeterli personel yokken, öğrencilere bir öğün yemek çok görülürken, veliler bağış adı altında haraca bağlanmışken; Bakanlık bütçesinin muslukları bu vakıflara sonuna kadar açılmaktadır. Tasarruf tedbirleri emekçi halkımızın çocuklarına ve eğitim emekçilerine uygulanırken; iktidara yakın vakıflarla yapılan protokollerde herhangi bir “tasarruf” göze çarpmamaktadır.

 

Bu karanlık tablonun merkezinde ne bir resmi devlet görevi ne eğitimci kimliği ne de pedagojik formasyonu bulunan; alamet-i farikası Cumhurbaşkanı’nın oğlu olmak olan Bilal Erdoğan yer almaktadır. Kendisi “TÜGVA Yüksek İstişare Kurulu Üyesi” sıfatıyla fiili olarak Milli Eğitim Bakanı gibi hareket ederek eğitim politikalarına yön vermektedir. Bakanlara, valilere ve bürokratlara kameralar önünde el-kol hareketleriyle talimatlar yağdırması, “aile” mensubiyetinin anayasal kurumların üzerinde olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.  

 

Bilal Erdoğan öncülüğündeki TÜGVA ve türevi vakıflar kendi müfredatlarını belirlemekte, kamu kurumlarını kendi mülkü gibi kullanmakta ve bu kurumlarda çalışan devlet görevlilerini, eğitim emekçilerini kendi hiyerarşilerine tabi kılmaya çalışmaktadırlar. Eğitim-İş olarak hukuki süreci başlatacağımızı ilan ederiz.

 

Okulların ve eğitim kurumlarının görevi yalnızca eğitim vermek değil; çocukları her türlü ideolojik manipülasyondan, ayrımcılıktan, ötekileştirmeden ve siyasi dayatmalardan korumaktır.

 

Eğitim-İş olarak uyarıyoruz:

Eğitim kurumlarının, iktidara yakın bir gençlik vakfının faaliyet alanına dönüştürülmesi, okulların kapılarının ideolojik ve dini gruplara açılması; eğitimin laik, bilimsel ve kamusal niteliğini ortadan kaldırmaktadır.

Laik, bilimsel, çağdaş, kamusal, parasız ve karma eğitim mücadelemizle; halkımızın, çocuklarımızın ve eğitim emekçilerinin haklarını korumaya devam edeceğiz.