2026 YKS YERLEŞTİRME SONUÇLARI: BAŞARISIZ OLAN ÖĞRENCİLER DEĞİL, EĞİTİM SİSTEMİDİR
EĞİTİM-İŞ’TEN İL-İLÇE EMRİ İÇİN BAKANLIĞA ZİYARET
Mülakat Mağduru Öğretmenlerin Mücadelesi Sonuç Verdi: Şimdi Sıra Kadrolu Atamada
ZÜMRE BAŞKANLARININ DERS DENETİMİNE DANIŞTAY'DAN YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARI!
İl İçi Sıra Tayinlerinin Ertelenmesi, Adaletin ve Kamu Yararının Gereğidir
18 Ağustos 2026
2026 YKS yerleştirme sonuçları, milyonlarca gencin geleceğini tek bir sınava bağlayan eğitim sisteminin eşitsizliklerini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
2026 YKS’de TYT’ye başvuran 2 milyon 425 bin 627 adayın 2 milyon 255 bin 76’sı sınava fiilen katılmıştır. Sınava giren adayların 2 milyon 187 bin 747’si için yerleştirme puanı hesaplanabilirken 67 bin 329 aday için yerleştirme puanı hesaplanamamıştır. Buna göre sınava giren adayların yaklaşık yüzde 3’ü daha tercih aşamasına ulaşamadan yerleştirme sürecinin dışında kalmıştır.
ÖSYM, yerleştirme puanı hesaplanamayan adayların durumunu nedenlerine göre ayrıca açıklamamıştır. Ancak 2026 YKS Kılavuzu’na göre TYT puanının hesaplanabilmesi için adayların Türkçe veya Temel Matematik testlerinin en az birinden 0,5 veya daha fazla ham puan alması gerekmektedir. TYT puanı hesaplanmayan adayların AYT veya YDT’ye girmiş olsalar bile sayısal, sözel, eşit ağırlık ve dil puanları da hesaplanmamaktadır.
Yerleştirme puanı hesaplanan 2 milyon 187 bin 747 adayın 1 milyon 279 bin 439’u tercihte bulunmuş, yalnızca 730 bin 854’ü herhangi bir yükseköğretim programına yerleşebilmiştir. Tercihte bulunan 548 bin 585 aday, başka bir ifadeyle tercih yapanların yaklaşık yüzde 43’ü hiçbir programa yerleşememiştir.
Tercih yapmayan adaylar da dâhil olmak üzere sınava fiilen katılan bütün adaylar dikkate alındığında ise yerleşme oranı yalnızca yüzde 32,4’tür. Başka bir ifadeyle 2026 YKS’ye giren her üç adaydan yalnızca biri herhangi bir yükseköğretim programına yerleşebilmiştir.
Üstelik herhangi bir yükseköğretim programına yerleşmek, dört yıl ve üzeri örgün lisans eğitimi almak anlamına gelmemektedir. Yerleşen 730 bin 854 adayın 353 bin 324’ü örgün lisans, 288 bin 134’ü örgün ön lisans, 22 bin 903’ü açıköğretim lisans ve 66 bin 493’ü açıköğretim ön lisans programlarına yerleşmiştir.
Eğitim düzeyine göre bakıldığında dört yıl ve üzeri lisans programlarına yerleşenlerin toplamı 376 bin 227, yani toplam yerleşenlerin yüzde 51,5’idir. İki yıllık ön lisans programlarına yerleşenlerin sayısı ise 354 bin 627’dir. Bu sayı, toplam yerleşenlerin yüzde 48,5’ine karşılık gelmektedir. Başka bir ifadeyle, yükseköğretime yerleşen adayların neredeyse yarısı iki yıllık programlara yerleşmiştir.
Yerleşenlerin 89 bin 396’sı açıköğretim programlarına yerleşmiştir. Bunların 22 bin 903’ü açıköğretim lisans, 66 bin 493’ü açıköğretim ön lisans programıdır. Böylece herhangi bir programa yerleşen her 100 adaydan yaklaşık 12’si açıköğretime yerleşmiştir.
Sınava giren 2 milyon 255 bin 76 adaydan örgün dört yıl ve üzeri lisans programlarına yerleşebilenlerin sayısı ise yalnızca 353 bin 324’tür. Bu sayı, sınava fiilen katılan adayların yüzde 15,7’sine karşılık gelmektedir. Bir başka ifadeyle, 2026 YKS’ye giren yaklaşık her altı adaydan yalnızca biri örgün lisans programına yerleşebilmiştir.
Bu tablo öğrencilerin değil, gençlere eşit ve nitelikli eğitim hakkı sunamayan eğitim politikalarının başarısızlığıdır.
Türkiye’deki devlet ve vakıf üniversitelerinin örgün programlarında toplam 657 bin 764 kontenjanın 619 bin 766’sına yerleştirme yapılmış, 37 bin 998 kontenjan boş kalmıştır. Devlet üniversitelerinde 481 bin 684 örgün kontenjanın 479 bin 392’si dolarken yalnızca 2 bin 292 kontenjan boş kalmıştır. Vakıf üniversitelerinde ise 176 bin 80 kontenjanın 140 bin 374’ü dolmuş, 35 bin 706 kontenjan boş kalmıştır.
Devlet üniversitelerindeki örgün kontenjanların doluluk oranı yaklaşık yüzde 99,5’e ulaşırken vakıf üniversitelerinde bu oran yüzde 79,7’de kalmıştır. Boş kalan yaklaşık 38 bin örgün kontenjanın yüzde 94’ünün vakıf üniversitelerinde bulunması özellikle dikkat çekicidir.
Bir tarafta yüz binlerce genç herhangi bir programa yerleşemezken diğer tarafta ücretli yükseköğretimde on binlerce kontenjanın boş kalması, sorunun kontenjan sayısından ibaret olmadığını göstermektedir. Asıl sorun, gençlerin nitelikli, kamusal, parasız ve erişilebilir yükseköğretime ulaşamamasıdır.
Devlet üniversitelerindeki kontenjanlar neredeyse tamamen dolarken vakıf üniversitelerindeki on binlerce kontenjanın boş kalması; yüksek öğrenim ücretlerinin, burs politikalarının ve devlet-vakıf kontenjan dağılımının birlikte sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu tablo, yükseköğretimde kamusal üniversiteler ile piyasalaşmış yükseköğretim yapısı arasındaki farkı açık biçimde ortaya koymaktadır.
2026 YKS sonuçlarında okul türleri arasındaki eşitsizlikler de dikkat çekici boyutlardadır. Fen liselerinden tercihte bulunan 37 bin 898 adayın 28 bin 387’si örgün lisans programlarına yerleşmiştir. Bu oran yaklaşık yüzde 75’tir. Sosyal bilimler liselerinde ise tercihte bulunan 10 bin 98 adayın 6 bin 726’sı, yaklaşık yüzde 67’si örgün lisans programlarına yerleşmiştir.
Buna karşılık Anadolu liselerinden tercihte bulunan 514 bin 605 adayın yalnızca 171 bin 347’si örgün lisans programlarına yerleşebilmiştir. Bu sayı, tercihte bulunan Anadolu lisesi mezunlarının yaklaşık üçte birine karşılık gelmektedir.
Siyasi iktidarın yıllardır kaynak, kontenjan ve okul politikalarıyla ayrıcalıklı biçimde büyüttüğü imam hatip liselerinden tercihte bulunan 120 bin 441 adayın ise yalnızca 34 bin 834’ü örgün lisans programlarına yerleşebilmiştir. Bu oran yaklaşık yüzde 29’dur.
Endüstri meslek liselerinde tablo çok daha ağırdır. Tercihte bulunan 12 bin 820 adaydan yalnızca 404’ü örgün lisans programlarına yerleşebilmiştir. Bu oran yüzde 3,2 gibi son derece düşük bir düzeyde kalmıştır.
ÖSYM’nin ticaret, teknik, endüstri, kız, sağlık, turizm ve diğer meslek liseleri kategorileri birlikte değerlendirildiğinde, meslek liselerinden tercihte bulunan yaklaşık 279 bin adayın yalnızca 16 bin 806’sının örgün lisans programlarına yerleşebildiği görülmektedir. Meslek liselerindeki örgün lisansa yerleşme oranı yaklaşık yüzde 6’dır.
Okul türlerine göre ortaya çıkan bu sonuçlar, öğrencilerin daha ortaöğretime geçiş aşamasında ayrıştırıldığını ve bu ayrışmanın yükseköğretime kadar taşındığını göstermektedir. Fen liselerinde yüzde 75’e yaklaşan örgün lisansa yerleşme oranının Anadolu liselerinde yüzde 33’e, imam hatip liselerinde yüzde 29’a, endüstri meslek liselerinde ise yüzde 3,2’ye kadar düşmesi; çocukların ilgi ve yeteneklerine göre desteklendiği eşit bir eğitim sistemini değil, sınavlarla seçen, okul türlerine göre ayıran ve eşitsizlikleri yeniden üreten bir sistemi ortaya koymaktadır.
Mesleki eğitim, öğrencilerin bilimsel, akademik ve mesleki gelişimini birlikte destekleyen bir alan olmaktan giderek uzaklaştırılmaktadır. Öğrencileri MESEM uygulamaları üzerinden erken yaşta işgücü piyasasına yönlendiren, çocukları ucuz ve güvencesiz işgücü olarak gören anlayış, onların örgün lisans eğitimine ulaşma olanaklarını da daraltmaktadır. Meslek liselerindeki son derece düşük örgün lisans oranı, bu öğrencilerin yükseköğretim seçeneklerinin nasıl sınırlandırıldığını açıkça göstermektedir.
Yalnızca sınav ve yerleştirme sonuçlarına bakarak öğrencileri başarısız ilan etmek doğru değildir. Asıl sorgulanması gereken; öğrencileri yıllar boyunca sınavlara hazırlayan ancak eğitimde eşitliği sağlayamayan, okullar, bölgeler ve sosyoekonomik gruplar arasındaki farklılıkları gideremeyen eğitim politikalarıdır.
Sınava odaklı eğitim sistemi bir kez daha göstermiştir ki öğrencilerin eğitim hakkı yalnızca bir sınavda aldıkları puana ve herhangi bir programa yerleşip yerleşemediklerine indirgenemez. Eğitim; öğrencilerin eleştirel ve bilimsel düşünmesini, üretmesini, sorgulamasını, kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda gelişmesini sağlayacak bütünlüklü bir süreç olmalıdır.
2026 YKS sonuçları, eğitimdeki eşitsizliklerin yalnızca üniversiteye giriş aşamasında ortaya çıkmadığını; öğrencilerin daha küçük yaşlardan itibaren farklı okul türlerine ayrıştırılmasıyla üretildiğini ve yükseköğretime erişime kadar taşındığını göstermektedir. Fen liseleri ile Anadolu liseleri, imam hatip liseleri ve özellikle meslek liseleri arasındaki büyük farklar, eğitim politikalarının bütün öğrencilere eşit olanaklar sunamadığını ortaya koymaktadır.
Yükseköğretimde binlerce kontenjanın boş kalması ile yüz binlerce adayın herhangi bir programa yerleşememesi aynı anda yaşanmaktadır. Bu nedenle yalnızca “doluluk oranı” üzerinden bir başarı değerlendirmesi yapılamaz. Önemli olan kaç kontenjanın doldurulduğundan çok, gençlerin nitelikli, bilimsel, kamusal ve erişilebilir yükseköğretime hangi koşullarda ulaşabildiğidir.
Eğitimin piyasalaştırılması ve ticarileştirilmesi, öğrenciler ve aileler üzerindeki ekonomik yükü artırırken eğitimdeki eşitsizlikleri de derinleştirmektedir. Vakıf üniversitelerinde 35 bin 706 kontenjanın boş kalması, yükseköğretimdeki yapısal sorunların yalnızca kontenjan artırılarak çözülemeyeceğini göstermektedir. Gençlerin ihtiyacı daha fazla ücretli kontenjan değil; nitelikli, parasız ve kamusal yükseköğretim olanağıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan, öğrencileri daha fazla sınava hazırlayan değil, onlara daha nitelikli eğitim veren bir sistemdir. Eğitim politikaları öğrencilerin sınav sonuçlarına göre değil; bilimsel, sosyal, kültürel ve mesleki gelişimleri esas alınarak oluşturulmalıdır. Her öğrencinin kendi ilgi, yetenek ve tercihleri doğrultusunda eğitim alabilmesi, eğitime erişimde ailelerin ekonomik gücünün belirleyici olmaması sağlanmalıdır.
Bunun için eğitim politikaları; öğrencilerin, öğretmenlerin, eğitim emekçilerinin, velilerin, üniversitelerin ve bilim insanlarının görüşleri alınarak yeniden ele alınmalıdır. Bilimsel düşünmeye, üretmeye, sorgulamaya ve özgür düşünceye dayalı; öğrenciyi merkeze alan, öğretmenlerin mesleki ve ekonomik koşullarını iyileştiren, eğitimde eşitliği güvence altına alan bir eğitim sistemi oluşturulmalıdır.
Kamusal, parasız, bilimsel, laik ve nitelikli eğitim hakkı bütün yurttaşlar için güvence altına alınmadan eğitim sistemindeki eşitsizliklerin giderilmesi mümkün değildir.
2026 YKS sonuçları bir kez daha göstermiştir: Başarısız olan öğrenciler değil; çocukları daha küçük yaşlardan itibaren sınavlarla eleyen, okul türlerine göre ayrıştıran, ailelerin ekonomik gücünü belirleyici hâle getiren ve yükseköğretimi piyasalaştıran eğitim sistemidir. Eğitimin bütün çocuklarımız ve gençlerimiz için eşit, parasız, bilimsel ve kamusal bir hak hâline getirilmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur.