06 Ağustos 2026
Millî Eğitim Bakanlığı, 2026 Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki ilk yerleştirme sonuçlarını yüksek yerleşme oranları üzerinden bir başarı tablosu olarak sunmaktadır. Oysa eğitim sisteminin başarısı, yalnızca istatistiklerle değil,çocukların nitelikli eğitime erişim hakkı, eğitimde eşitlik ve kamusal eğitimin niteliği üzerinden değerlendirilmelidir.
2026 eğitim öğretim yılında 8. sınıfta öğrenim gören 1 milyon 279 bin 547 öğrenciden, 1 milyon 22 bin 658’i sınava başvurmuş, 994 358’i fiilen sınava girmiştir.
Bu durum, 8. sınıf öğrencilerinin yaklaşık dörtte üçünün LGS’ye girdiğini, sınava başvuran öğrencilerin ise yüzde 97,23’ünün fiilen sınava katıldığını göstermektedir.
Bu tablo nitelikli eğitime erişme talebinin yüksekliğini ortaya koysa da sonuçlara göre bu hakka öğrencilerin çok az bir kısmı erişebilmektedir.
MEB, ilk yerleştirmede öğrencilerin yüzde 93,56'sının tercihlerinden birine yerleştiğini açıklamaktadır. Ancak bu oran tek başına hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü tercih listeleri, öğrencilerin gerçekten istedikleri okullardan değil, ulaşabildikleri ve tercih etmek zorunda bırakıldıkları okullardan oluşmaktadır. Özellikle yerel yerleştirmede uygulanan kurallar nedeniyle öğrenciler aynı okul türünden en fazla üç okul seçebilmekte; bu nedenle "ilk üç tercihe yerleşme" oranının yüksek çıkması doğal bir sonuç olmaktadır. Dolayısıyla açıklanan yüzde 94,53'lük oran, öğrencilerin istedikleri okullara yerleştiklerini değil, sistemin onları yönlendirdiği seçeneklere yerleştirildiklerini göstermektedir.
Benzer biçimde, sınavla öğrenci alan okullarda yüzde 95,76 doluluk oranı da tek başına başarı göstergesi değildir. Bu okullarda 8 bin 432 kontenjan boş kalmıştır. Bakanlık, bu boş kontenjanların hangi okul türlerinde oluştuğunu açıklamamaktadır. Çünkü kamuoyu, boş kalan kontenjanların büyük ölçüde imam hatip liseleri ve bazı meslek liselerinde yoğunlaşıp yoğunlaşmadığını bilmemektedir. Şeffaflığın gereği, okul türlerine göre kontenjan ve doluluk verilerinin ayrıntılı biçimde paylaşılmasıdır.
Öte yandan MEB'in yıllardır sürdürdüğü kontenjan politikası da ciddi bir çelişki üretmektedir. Veriler açıkça göstermektedir ki, gerek imam hatip ortaokulu mezunlarının gerekse diğer ortaokul mezunlarının ilk tercihleri fen liseleri ve Anadolu liseleridir. Öğrenciler akademik eğitim talep etmektedir. Buna rağmen Bakanlık, akademik liselerin kontenjanlarını azaltırken talebin daha düşük olduğu okul türlerinin kontenjanlarını artırmaktadır. Eğitim planlaması bilimsel verilere göre değil, siyasi ve ideolojik tercihlere göre yapılmaktadır.
Ayrıca sınavla öğrenci alan okulların kontenjanlarının azaltılması, bu okulların taban puanlarının daha da yükselmesine ve çok sayıda öğrencinin istemediği ya da yalnızca mecburen tercih ettiği okullara yönelmesine neden olmuştur. Bunun yanında, sınavsız ve okul başarı puanıyla öğrenci alan liselerde ortaya çıkan tablo da kaygı vericidir. Bazı ilçelerde bu okulların en düşük yerleşme puanlarının 90’lara ulaşması, öğrencilerin yaşadıkları yerde nitelikli bir devlet lisesine erişimini dahi zorlaştırmaktadır. Okul başarı puanlarındaki büyük farklılıklar ve bazı özel okullarda gerçek akademik başarıyla bağdaşmayan yüksek not uygulamaları da mevcut eşitsizlik üreten eğitim sistemindeki adaletsizliği daha da derinleştirmektedir. Ancak asıl sorun bunların da ötesindedir. Çocukları daha 13-14 yaşında “nitelikli” ve “niteliksiz” okullar diye ayıran mevcut ayrıştırıcı eğitim anlayışı terk edilmelidir. Eğitim sistemi, birkaç okulun “nitelikli” olduğu değil, tüm devlet okullarının eşit ölçüde nitelikli eğitim verdiği bir yapıya kavuşturulmalıdır. Her öğrencinin yaşadığı yerde bilimsel, laik, kamusal ve nitelikli eğitime erişimi güvence altına alınmadıkça, sınavlar ve okul başarı puanları etrafındaki tartışmalar da sona ermeyecektir.
Yerleştirme sonuçlarının en dikkat çekici yönlerinden biri ise göz ardı edilen öğrenci sayısıdır. İlk yerleştirme sonunda 311 bin 307 öğrenci herhangi bir okula yerleşememiştir. Başka bir ifadeyle, her dört öğrenciden biri ilk yerleştirmede açıkta kalmıştır. Bu öğrenciler nakil sürecine mahkûm edilmekte; önemli bir kısmı ise eğitimden kopma riskiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bugün zaten eğitim dışında bulunan 1,6 milyondan fazla çocuğun olduğu düşünüldüğünde, bu tablo Türkiye açısından ciddi bir eğitim krizine işaret etmektedir.
Sorunun özü, yerleştirme oranları değil, eğitim sisteminin kendisidir. Türkiye'de nitelikli eğitim hâlâ belirli okullarda toplanmış durumdadır. Bu nedenle yüz binlerce çocuk daha 13-14 yaşında ağır bir sınav rekabetine sürüklenmektedir. Çocukların gelecekleri tek bir sınavla belirlenmekte; ekonomik durumu güçlü aileler özel okul ve özel ders imkânlarıyla avantaj sağlarken, kamusal eğitimden yararlanan milyonlarca öğrenci eşitsiz koşullarda yarışmaktadır.
Eğitim-İş olarak bir kez daha vurguluyoruz:
Sorun, öğrencilerin kaçıncı tercihine yerleştiği değildir. Sorun, çocukların nitelikli eğitime ulaşabilmek için yarışmak zorunda bırakıldığı bir sistemin varlığıdır.
Biz her mahallede nitelikli devlet okullarının bulunduğu, hiçbir öğrencinin sınav baskısıyla geleceğini belirlemek zorunda kalmadığı, okul türleri arasında yapay hiyerarşilerin ortadan kaldırıldığı, laik, bilimsel, kamusal ve parasız eğitimin tüm çocuklar için güvence altına alındığı bir eğitim sistemi istiyoruz.
Başarı, istatistikleri süsleyen yüzdeler değil, hiçbir çocuğun eğitim hakkından mahrum kalmadığı bir Türkiye yaratabilmektir.